On the Playground

Şinitzelsiz Viyana

Nisan 23, 2009 -Kategori: gittim gordum

4.Gün
Son yazdığım günün üzerinden 3 aydan fazla geçti sanırım. Neyi ne kadar hatırladığım meçhul. Fotoğraflara baka baka geri kazanamaya çalışalım hafızamızı...(Bu arada ilk defa Fotokritik’e bugün St Stephan Kilisesi’nde çektiğim fotoğraflardan birini yükledim. Hem de 2 eleştirim var. Bir de Egemen’le tanışsam...)

Şans bu ki tatilmizin 4.gününe dair fazla fotoğraf yok. Ama ilk durağımız Stephansdom olmuş. Avrupa kiliseleri bir yerden sonra hep aynı gelmeye başlıyor. Mum yakmaktan vazgeçmiyorum yine de. Dilekte bulunmanın fiyatını da hemen söyliyeyim 0,65EUR. Bir de Midilli ile dilenenler var. Minik atçıkların üstüne “Lütfen bu kışı geçirmeme yardım edin.” Yazılı kartonlar koyup ellerinde bardakla hiçbir şey demeden duran dilenciler. Zaten Avrupa dilencisi bizim gibi konuşup hayır duası sallamıyor. Daha ziyade yaptığından utanırmış gibi başını önüne eğip sessizce bekliyor. Benim hep geçtiğim yolun üstünde de böyle bir adam var. Üstelik de oldukça temiz giyimli, önünde hasta olduğuna dair bir kağıt parçasıyla hep yüzünü gizleyerek oturuyor. Her seferinde “ya doğruysa” diye vicdanım sızlıyor. Sıkıldım artık bu susmak bilmez vicdanımdan.

Anlaşılan o ki, deli danalar gibi aynı sokaklarda dolaşmış durmuşuz. Kayda değer çekecek bir şey bulamamış olmamım tek açıklaması bu. Bir de saat tam öğle 12 olunca değiştiği söylenen saat meselesi var. 12 mühim kişiye ait heykelimsiler hareket ediyorlar, görev değişimi gibi. Bunu görebilmek adına soğukta yaklaşık 20 dakika bekledik, bizim gibi turistlerle beraber. Ancak bir şey görmeyince yolumuza devam ettik, herhalde çok şey kaçırmadık.

Ring Strasse üstünde Meinle market . İçeriye mutlaka bakmak lazım. Bayağı pahalı ama bu kadar çeşitli çikolatayı başka yerde görmek zor sanırım. Yer bulursanız bir de kahve için derim. Biz ne yazık ki bulamadık. Dolanırken Cafe Central’a daldık. Apfelstrudel yedim efendim. İçinden kıl da çıktı ama ses etmedim, koydum kenara devam ettim. Birazcık saçtan kimseye zarar gelmez. Hem burdaki garson teyze çok şekerdi, kırmaya değmez. Fiyatlar elbette aklımdan uçup gitti, ama 4Eur civarı diye tutun siz aklınızda.

Yemekteki esas bombamız bu geceye denk geldi aslında. Viyana’ya gittik o kadar, şinitzel yememek olur mu? Olurmuş.  Gitmeden bilenlerden öğrendik ki Figlmuller bu işte ustaymış. Hafta arası saat henüz 7 olmamış, kim gider dedik, biz gittik. O saatte ağzına kadar dolu  bir restoran ve üstüne sırada bekleyenlerle karşılaştık. Garson yanımıza gelerek bir şubeleri daha olduğunu ve orda yer bulunduğunu söyledi. Biz de mantıklı insanlar olarak baş salladık, çıktık. Garson bizimle konuşurken sırada arkamızda duranlar da boş durmadı elbet. Adam uzun pergelleri bir açtı, biz arkasından yerimizi kaptırmamak uğruna bir koşturduk ki sonuç yine hüsran. Yalancı garson bizi başından savmış meğer. Orada da sıra var. Eh dedik B planına geçelim. Elimizde bir de Immervoll var. Bulduk ki ufacık bir mekan ve yine yer yok. Boyunumuz bükük bir süre dolandık. Bir yere girdik, 10 dakika oturduk, baktık gelen giden yok, kaçtık. Gutenberg diye bir restoran bulduk. Garip, sanki pavyondan bozma bir havası var. Masalarda yapma çiçekler. Garson geldi, verdik siparişleri.Şinitzel. Viyana usulü mü? Elbette. Gele gele bizim piliç pane geldi. Karşımızda oturup öpüşen 40yaş üstü lezbiyenler de cabası. Bu da 11Eur idi laf aramızda, bir de gazı kaçık kola.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Dönüş

Nisan 21, 2009 -Kategori: ortaya karisik

Can çıkar da huy çıkmaz mı gerçekten? Ne kadar kişisel gelişim kitapları okusak, bilincimizi havada yüzdürsek, kendimize şöyle bir yukarıdan baksak, bakınca ufacık hayatımızda amaçsız çırpınışlarımızı görsek, kendimizin bu haline acısak da yine de değişmez mi huy? Biz de başkalaşamaz mıyız bir başkası olup kendimize kızdığımız halde? Bu kadar takıntılı olmanın hiçbir yere götürmediğini bildiği halde neden ısrar eder duruR insan kendinde?

Olmuyor anlaşılan, bilenler söylemiş zamanında, çıkmıyor huy bu candan, yapışıp kalıyor bir şekilde. Geçen gün dökmüşüm içimi kağıda, tam 2,5 sayfa. Almışım bir karar.Bugün dönüp bakınca değişen ne? Hiç! Onu görünce yine kalp sıkışması, yine sonu gelmez düşüncelere dalışlar. Korkuyorum hayatı boyunca yalnız kalan, bu yalnızlığını da sadece işte unuttuğu için işiyle yatıp kalkan kadınlardan olmaktan. Korkuyorum günü gelince benim arkamdan da “yalnız zavallı” diye konuşmalarından.

Hayatında cehennemi yaşamak bu olsa gerek. Alevler değil beni asıl korkutan, yalnız bir hayat geçirmek. Bir hobi edinmek zorunda kalıp bütün etkinliklerini takip etmekten başka yapacak bir şeyim olmaması ihtimali, dert edindiğim. Burdaki sayfalara da öyle başlamamış mıydım? Sonra kaybedenler klübü üyelerinden biri olmayacağıma dair bir ışıkla beraber bu işi de bir kenara bırakmamış mıydım?

Kabullenmesi zor ama çok koyuyor bir dikiş tutturamamak. Hele de çevrendekileri gördükçe... Umut fakirin ekmeği misali, hep “olacak” diyorsun, “ben de hak ediyorum”,” zaten anlamı yok ki bu kadar acı çekmenin” derken “Neden!” İsyanında buluveriyorsun kendini. Sonra “zamanla” diyorsun, boşveriyorsun. Başlıyorsun yine yazmaya...

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İkisi Birarada: Bratislava & Viyana

Ocak 4, 2009 -Kategori: gittim gordum


 3. Gün
BRATİSLAVA
Tur rehberlerinin en mühim olayı size şehrin tarihini ve güzelliklerini anlatmaktan ziyade ekstra program satmaktır. Bizim turda da bu kural değişmedi, rehberimiz çoğunluğun da katılımıyla çeşitli aktiviteler düzenledi. Diliniz yoksa, yurtdışında başıma bir şey gelir korkunuz varsa elbette katılınabilir, ancak benim tasvip ettiğim uygulamalar değil, zira aynı şeyi daha ucuza yapma imkanı her zaman var ve örnek vermek gerekirse 2 günlüğüne Budapeşte’ye gelmişsin yarım günde bu şehrin ne kadarını öğrendin ki ertesi gün Esztergom/Visegrad turu yapıyorsun. Üstelik de tek olayı orta çağdaki gibi kocaman ızgara et yemekten ibaretse.

Biz grubumuzla kaynaşıp bu gibi etkinliklere katılmadığımız için rehberimizin de gıcığına gittik hafiften. Elbette o da boş durmadı, yanımıza ilk yanaştığı anda bizden ekstra Bratislava turu için adam başı 20 EUR kopardı, çoğunluğun istediğini söyleyerek. Kaç kişi diye üstüne gitmek vardı ama efendilik ben de kalsın dedim:) Bratislava, Slovakya’nın başkenti. Viyana’ya giderken yol üstünde kalıyor. Para birimi KRONA, onlar da henüz EUR kullanmıyor.  Hayatımda gördüğüm en temiz sokaklara sahip, minicik bir şehir. Tabi bizim vaktimiz kısıtlı olduğu için her yeri gezemedik ama eski kısım ufacık, şirin bir yer, yeni taraf ise Komünizmden payını almış Orta Avrupa kentlerinden. Burda da Noel için şenlik alanı kurulduğundan karın doyurma çabasına girdik. İlk aldığım şey üzerinde satıcı ile bir türlü anlaşamadık. Üzerinde ayı olan bir kavanozu gösterdi, krebin içindeki şeyi anlatmak için. Ben de ne çıkarsa bahtımıza şeklinde aldım ama insanın içini bayacak, keçi boynuzu ezmesi kıvamlı, pütürlü bir marmelattı ve yarısını yiyemedim. Aç dolanırken ikinci hakkımı bol yağda kızartılmış ekmek arası bonfileden yana kullandım. Tadı güzeldi, bir de içine boca edilmiş soğan olmasa... Kimi tezgahlarda büyük ekmek dilimleri üzerine sadece kuru soğan kesip koyarak satanlar da vardı. Sevilen bir tat demek ki...

VİYANA
Otobüse bindikten sonra yarım saat geçmedi Viyana’daydık, hiçbir vize-pasaport kontrolü olmadan. İlk durağımız şehrin kenar kısımlarında kalan, alışılagelmişin dışında bir mimariye sahip olan Wundertwasser evleri idi. Bu mimarın geleneksel yapılardan biraz canı sıkılmış olacak ki, balkonlarından ağaçlar çıkan, hiçbir katı ve penceresi birbirine benzemeyen, farklı mozaiklerle bezenmiş, simetriden tamamen uzak, insanların yaşamasına yönelik sosyal konutlar yapmış. Zamanla turistik olsalar da gündelik kullanım  için inşa edilmiş, hatta şehir merkezinden uzak olduğundan ucuz ve daha alt gelir sınıftan kişilerin karşılayabileceği evler bunlar.  Bu tarzda birkaç apartman var ve halen içlerinde yaşayanlar olduğundan dışından bakmakla yetiniliyor.

Otele yerleşip dışarı tekrar çıktığımızda hava kararmış. Hava da güneşin çekilmesiyle bir anda buza dönüyor. Fazla yürümemek için metroyu kullanıyoruz. Bilet kontrol eden yok, ilk geçişte makineye işletiyorsunuz ama yeni bir yerde ilk kez dolaşıyor olmanın verdiği tırsaklıkla biz biletlerimizi alıyoruz. 1.7 EUR. 1saat içinde istediğiniz kadar kullanabiliyorsunuz.

 

Viyana’nın eski şehir kısmı zamanında şehir surları olan ve yıkıldıktan sonra caddeye dönüşüp Ring denen bölüm içerisinde toplanmış. Bu caddeler arasında bir aşağı bir yukarı yürürken tarihi Demel pastanesini buluyoruz. Burdaki Sacher Torte için Sacher Pastanesi ile arasında ilk kimin yaptığına dair  yıllar süren bir çekişme varmış. Gitmeden önce yaptığım araştırma sırasında rastlıyorum: Mehmet Yaşin, “Demel Pastanesi’nin o muhteşem kekinden yemeden ve portakal likörlü kendine özgü Anna Demel kahvesinden içmeden Viyana’dan ayrılmak enayilik olurdu” diyor. Ben de enayi dedirtmem kendime! Aynılarını ısmarlıyorum. Ismarlama sırasından kek için bir yanlışlık yaşanıyor değiştirmelerini istiyorum, değiştiriyorlar ama ne surat. Yıllardır hizmet veren yerlerin böyle müşteriye ters davranan, nemrut çalışanları olması garip doğrusu. Şimdi büyük an! Sacher Tortenin ne menem bir şey olduğunu anlatıyorum: arkadaş ben bu milleti anlamıyorum, bu kadar sıradan bir şey nasıl böyle yerlere göklere sığdırılmaz, nasıl dünyada eşi benzeri yok denir, damak tadının olmaması mıdır bu, yoksa aman diğerleri beğendi ben de beğendim diyim de aptal durumuna düşmeyeyim midir? Göya üstünde kalın bir çikolata katmanı varmış, içinde kayısı marmeladı, altında kakaolu kek falan. Gidin Migros’a, alın ordan bir Ülker Luxury baton kek. O yani, başka bir şey değil. Üstündeki çikolata pasta süslemelerinde kullanılan şekerin hallicesi, kayısının tadı gelmiyor, kek de bildiğimiz kuru kek işte. Ben mi yanlış şey yedim anlamadım ki. Anna Demel kahvesine gelince; kremşantiyi pat diye üstüne atmışlar, altında da likörlü kahve, kuş kondurmuyo kimse, ben evde daha güzelini yapıyorum. Üstelik de bu ikisine 15EUR vermeden. Kazıklanmışım değil mi?:)

Yine yürüyoruz, geçiyoruz Hofburg’u. Açık alana gelince rüzgar nasıl esiyor, donuyoruz. Koşuyoruz Museumsquarter’a. Gençler burda öbekleşmiş Noel vesilesiyle herkes sıcak Punch içiyor. Zaten bu soğukta başka türlü durmak imkansız. Devam ediyoruz, varıyoruz Spitelberg’e. Burası eski Viyana tarzında ev ve sokakları görebileceğimiz bir yer. Aynı zamanda Christmaskindle Market denen alanlar içerisinde en otantik olanı deniyor, baktığınızda diğerlerine kıyasla değişik bir şeye rastlanmıyor ama. Ben hafif akşam yemeğimi alıyorum burda. Yabani çilek ve amarettolu sıcak punch, yanında da kepek ekmeği üzerine çiğ bacon ve biber turşusu. İkisi pek iyi gitmiyor, hele punch çok tatlı olduğundan bayıyor. Bu sıcak içki olayı bana göre değil sanırım. Punch’ı muglarda veriyorlar, istediğin yerde dolanıp geri getirdiğinde 2 EUR depozitoyu iade ediyorlar. Punch da 3.5 EUR falan, benim dilim ekmek de 3 eur civarı bir şey.

Giydiğin ince sweatshirt, hırka ve kalın paltoya rağmen soğuktan kollarım bile üşüyor, uykum vaaaarrr, otele dönmek istiyorummmm.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Hamam Sefası Yapamadan...

Ocak 2, 2009 -Kategori: gittim gordum


2.Gün

Tatilin üzerinden bir hayli geçti, ben hala yazamadım. Şöyle bir fotoğraflara baktım da hatırlamak için, yollarda helak olmuş gibi bir halimiz var.

Bizim otele yakın Central Station vardı. Şöyle bir bakalım dedik içine. Gwen Stefanie burda bir klip çekmiş ama hiç hatırlamıyorum. İlgilenenlerin bilgisine... Başladık Andrassy Ut üzerinden aşağı doğru yürümeye. Terror Museum, Opera House derken St Stephan Kilisesi’ne geldik. İçerisi kocaman, süslü, güzel. Ben yeni fotoğraf makinem sayesinde ilk defa karanlık kilise içlerinde aydınlık fotoğraflar çekebiliyorum, çok mutluyum, mumumu yakıyorum, arkadaki şapele geçiyoruz. Burda Macaristan’ın kuran kralin sağ eli mumyalanmış şekilde duruyor. Daha önce bilgi edinmiş olmasam dünyada anlamam, küçücük bir camekanın içinde bir şey duruyor, herkes bakıyor, anlamadan ayrılıyor.



Yola devam ediyoruz. Chain Bridge’i (Aslanlı Köprü) geçiyoruz.  Nehrin üstünde müthiş bir rüzgar var, karşı tarafa ulaşıncaya kadar kafaları kaplumbağa misali içeri çekmek gerekiyor, zaten kasılmaktan boyun kasları tutuluyor.  Karşı tarafta niyetimiz eski funikülerle yukarı çıkmak. Kısa bir mesafe ama 800 HUF(6,5ytl) oldugunu öğrenince vazgeçiyoruz.  Yukarı çıkmadan sahilden ilerleyip Erszebet Hid’den (Elizabeth Köprüsü) karşıya geri dönüyoruz. Vaci Utca’ta çıkıyor bu köprünün sonu. Bir önceki gece yemek yediğimiz tarafa doğru yürüyoruz. Bu yolun sonunda da Central Market var. Gece kapalı olan dükkanları gündüz dolaşıyoruz. Turistik eşyalar satıyorlar. Ağırlıklı olarak el işi örtüler, işlemeli gömlekler vs. Hep el işi deseler de makineye benziyor çoğu. Hiçbirinden alışveriş yapmayıp görece ucuz denen Pazar kısmına geçiyoruz.

 

Eski bir tren istasyonunu andırıyor mimarisi. Alt katta manav, kasap tarzı dükkanlar var, üst kat ise tamamen turistik dükkanlara ve ayak üstü atıştırmalık yerlere ayrılmış. Lahanaya bayılıyorlar, her şey ya lahanaya sarılı, ya da içine lahana doldurulmuş. Ben hiç onlara ilişmeyip et alıyorum. Ama koca bir kap sade kuşbaşı haşalama et geliyor. Elleri çok bol doğrusu, gelen bir tabak etle koca bir tencere yemek çıkar. Et 600HUF, yanına makarna veya pilav alırsan 800 HUF. Pahalı olansa su,350 HUF idi sanırım. Aslında su da değil soda veriyorlar burda.Tüm ümidimizi burdaki ucuz hediyelikçilere bağlamıştık ama en ufak şey bile 10TL’den açılıyor.  Çoğu yer de aynı şeyi ufak fiyat farklarıyla satıyor, iyi araştırmakta fayda var.

Budapeşte’ye gidince Gerbeaud Cafe’de bir kahve içmeden olmazmış, biz de içelim diyoruz. Fiyatlar biraz pahalı, porsiyonlar da minik. Servis ücreti olarak da otomatik %10-15 kesiyorlar. Normal kahve istemiştim, dibinde iki parmak kahve yanında da süt geldi. Sütü katarak bir fincanı tamamladım neyse ki.

Gece ise Szimpla denen bara uğradık. Adres yoksa bulunması imkansız. Dışardan görüntüsü korkutucu dursa da içerisi çok hoş bir yer. Biranın ucuz olacağını düşüyordum ama ete göre pahalı çıktı. Büyük bir bardak 500 HUF, tabi bizdeki fiyatlara göre oldukça iyi.

Budapeşte aslında hamamlar şehri. Buraya gelirken aklımda hayallerim, bavulumda da havlum, bikinim ve terliklerim vardı ama havanın çok soğuk olması bir hamam sefasından bizi alıkoydu. Gellert için en güzeli deseler de şehir parkının arkasında kalan Szechenyi açık havuzlarıyla çok daha cazip görünüyor. Vaktiniz varsa birini değerlendirin derim.

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Budapeşte'ye Giriş...

Aralık 22, 2008 -Kategori: gittim gordum


1.Gün

Tatile çıkmadan önce alınması gerekenler veya olmazsa olmazlar gibi pek çok liste yayınlanır etrafta. Bu listeler nedense hep en önemli noktayı es geçer:tatile birlikte çıkılacak kişiyi. “Beraber tatil yapılacak arkadaşlarda aranan 10 özellik” gibi sıralamalar da pekala yapılabilir. Heykel yoksunu ülkemizde en güzel heykeller adı altında sadece olanların alt alta yazıldığı listeler yapılabildiğine göre... Uzun lafın kısası yoksa yanına kafa dengi biri yalnız gezeceksin, kendinden başka kimseyi mutlu etme derdine girmeden, kasılmadan, sıkılmadan...

Kurban bayramını Budapeşte-Viyana şeklinde değerlendirdik ki kısa zamana 2 yer sığdırma girişimi hoşlanmadığım hareketlerdendir. Ne kadar sıradan bir şehir olursa olsun, her sokağa girip çıkarak, ağır ağır bir yerlere yetişme telaşı olmadan gezmeli insan. “Aman bu sokakta da bir şey yok gibi görünüyor” cümlesini kurmadan popoyu kaldırıp o sokağı geçip sonunda bir hüküm vermeli. Onca yol tepip oralara kadar gidip sonunda da gibilere kalmak anlamsız. Ne yazık ki çok anlamlı bir tatil yapamadım.

Uçağımız öğle saatiydi kalktı, uçtu, 2 civarı da Budapeşte’ye kondu. Pronto Tur’la gitmiştik. Rehberimiz bizi toparladı, çıkardı şehir turuna. (Ha bir de şu vize derdi olmasa tursuz gezmeli insan, vaktinden çalındığını hissetmeden, başkalarına bağlı kalmadan)  Başladık Kahramanlar Meydanı’ndan (Hösök Tere). Tuna Nehri’nden yukarı doğru çıkan devler binalarının, konsoloslukların ve operanın da üzerinde bulunduğu şehrin en önemli caddelerinden Abdrassy Ut’un sonunda bu meydana varılıyor. Macaristan’ı kuran 7 oymak beyinin heykelleri ve adsız asker anıtı bulunmakta. Biraz ilerisinde Vajdahunyad Castle var. Bu da 1896 Expo’su yapılırken ülkenin çeşitli yerlerindeki kale, şato, köprü vs gibi çeşitli binaların parçaları birleştirilerek oluşturulmuş reklam amaçlı bir şato. Önce tahtadan yapılmış da sonradan taşa çevrilmiş. İyi gördün de ne oldu diyenler varsa haklısınız, hiçbir şey olmadı. Esas yapılması gereken burdaki gölün dondurulmasıyla oluşturulan buz pistinde kaymak. O zaman gerçek yaşamın içine girilebiliyor. Bizim tatilimiz sırasında buranın da açılışı vardı ama hiç buz pateni yapmadığımızdan, tanımadığımız insanların kolları haricinde tutunacak yer olmadığından , üstümüzdeki çanta-fotoğraf makinesi-pasaport-cüzdan ağırlığından ve bu türlü bahanelerden alt dudağı bükmek  ve başımızı eğmek suretiyle yalnızca fotoğraf çekmekle yetindik. Ey sevgili girişimci ruhlu şahıslar neden bizim ülkemizde böyle açık hava pistleri yok. Yapın biriniz de gençler için bir ortam doğsun yahu.

Otobüs yoluna devam etti, biz cam ardından foto çekme çalışmalarına devam ettik. Parlamentonun önünden geçtik, köprüleri aştık Gül Baba Türbesi’ne vardık. Öncelikle parlamentoyu gezmedim, sıkıcı geliyor bu tarz yerlerin içi, neticede süslü odalar topluluğu. Türbeye gelince gitmeye hiç gerek yok. Ama öz be öz Türk’üm görmezsem çatlarım diyorsanız, buyrun orda, bir heykel, kapalı bir cafe ve yine kapalı olan mescit olduğunu düşündüğüm bir yapıdan ibaret duruyor. Macaristan zamanında Osmanlı toprakları olduğundan, bu bakımdan istilacı sayılabilir. Bu gözle bakıldığından Gül Baba’nın sevilmesinin bayağı mühim olduğu da söylenebilir. Mekanın son halini almasınsa cumhurbaşkanlığı döneminde Süleyman Demirel ‘in çalışmaları etkili omuş. Gelmişiz o kadar, duamızı da ettik elbet:)

Geçtik St. Mathias Kilisesi’ne. Kakhpe kaderim kör talihim, Zagreb’de olduğu gibi burda da karşıma çıkıyor. Burası da restorayon altında. Dışından bakıyoruz, yandaki Fishermen’s Bastion’dan (Balıkçılar Burcu) karşı kıyının fotoğraflarını çekiyoruz. Arkaya doğru ilerledikçe şirin binalar , eski şehrin bulunduğu yerler önümüze çıkıyor ama kısıtlı zaman bize gezme imkanı tanımıyor.  Hava kararıyor, çıkıyoruz Gellert Tepesi’ne. Bütün şehrin görülebildiği en yüksek nokta. Karanlık olunca enstantane hızı düşüyor, eller sallamadan makineyi tutamıyor. Velhasıl net bir fotoğraf çekilemiyor. Etraf buz kesmeye başladı zaten, kaçıyoruz artık otele doğru.

Kısa bir yerleşme sonrası, en kalın kıyafetler giyiliyor. İniyoruz Rakoczi Utca’dan aşağı doğru.  Vaci Utca’yı bulmaya. Burası şehrin çarşı-Pazar kısmı. Yazılanlara göre, Erszebet Bridge ile iki parçaya ayrılıyor ve üstte kalan kısım daha turistik iken, alt taraf yerel halkın daha çok ziyaret ettiği bir yer. Gelin görün ki hiç öyle bir durumla karşılaşmıyoruz. Tersine turistik denen kısım bildiğimiz Adidas, H&M gibi mağazaların olduğu kısa bir caddeden ibaret. Kola yapışıp restoranlardan içeri çeken garsonlar da yok. Hiç yemedik ama restoranların görüntüsü biraz pahalı gibi dışardan ama Macaristan’da yemek ucuz.  Yolun sonunda Vörösmarty Ter’e yani meydana ulaşıyoruz. Yaklaşan Christmas nedeniyle bir sürü tezgah kurulmuş, yiyecek, ıvır zıvır ve sıcak şarap satıyorlar. Sıcak şarabı gözümüze kestirip öncelikle yemek yemek için geldiğimiz tüm yolu geri yürüyüp Vaci Utca’nın köprünün öte tarafındaki yerel denen kısmına geçiyoruz. Burda Fatal Restaurant’a gideceğiz. Pinter Utca’da. Elinizde adres yoksa bulmak zor. Bulsanız girme aşamasında tereddüt edebilirsiniz, kapı çalışmıyormuş izlenimi verircesine kapalı. Ama açtınız mı sıcak bir ortam var karşınızda. Bayağı da kalabalık. Meşhur gulaş çorbasını içeceğim için heyecanlıyım:) Ardandan ana yemek de söylüyorum. Çorbam kocaman tenceremsi bir kapta gelince yemeği aklım kalarak iptal ettiriyorum. Bizim çoban kavurmanın oldukça iri parçalı bol sulu versiyonu. Ekmek bandırmaya başlayıp da kendinizi tutamazsanız bir ekmek biter.  Tadı güzel ama “aman allahım harika bir şey” dedirtmiyor. Yan masalara gelen tabakların hepsi de 2 kişilik gibi, dev boyutlarda.  (1YTL=130forint) Benim çorbam 950forint, yemeklerin geneli de 3000-4000forint civarı. Biraz ortalama üstü bir restoran ama porsiyonların büyük olduğu düşünülürse fiyatlar da uygun.

Yemek sonrası bir heves sıcak şarap içmeye koşuyoruz ancak bizi bekleyen hüzün. Herkes saat 21:00 oldu mu evine koşuyor. Tezgahların bir çoğu toplanmış, dükkanlar kapanmış.  600 forint’e büyük bir bardak sıcak şarap alıyoruz. İkimize fazla bile geliyor, tadı çok güzel değil tarçınlı-tatlı-sıcak şarap işte. Çevrede de kimse olmayınca içmesi çok zevki gelmiyor. Varıyoruz otele...

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı